Powered By Blogger

15 Ağustos 2013 Perşembe

7 Kara Kedi



Arjantin ve futbol kelimeleri yan yana geldiğinde şüphesiz ki dillerden ilk düşecek kelime Maradona’dır. Arjantin, futbol ve ezeli rekabet dediğimiz zaman ise hemen Boca Juniors - River Plate rekabetinin akla gelmesi sadece bir alışılagelmişliktir. Fakat Buenos Aires topraklarında Boca-River kapışmasından daha ‘kin’lisi vardır; Racing Club – Independiente.

Arjantin’in dini ve milli olmak üzere tam 14 bayramı vardır. Bu sayı, Racing Club taraftarları bakımından bu Pazar günü 15’e yükselebilir. Çünkü, Independiente- San Lorenzo maçında ev sahibi takımın yaşayacağı olası bir puan kaybı ya da Independiente kazansa bile Argentinos Juniors’un sahasında ağırlayacağı Colon karşısında olası galibiyeti karşısında ezeli rakipleri Independiente nam-ı diğer ‘El Rojo’ küme düşecek !

Racing Club, başkent Buenos Aires ve Güney Amerika’nın gelmiş geçmiş en efsane kulüplerinden biridir. Esas adı Racing Club Avellaneda’dır. Avellaneda, başkent Buenos Aires’in bir liman semtidir. Aynı semtin bir diğer takımı da Independiente’dir ve bu iki takımın stadları arasındaki mesafe sadece 250 metre olsa da aralarındaki rekabet çok ama çok farklıdır. Hele aralarında bir ‘kara’ hikaye vardır ki…

Bu hikayenin başlangıcı 1900’lü yılların başına dayanıyor. Racing Club, 1915 ile 1918 arasında tam 4 kez,  1949-1953 yılları arasında ise tam 5 kez şampiyon oldu. 1967 yılına geldiğimizde Racing’in başarıları Independiente taraftarlarını adeta kıskançlık krizlerine sokuyordu. O yıl Copa Libertadores’i müzesine götürerek Güney Amerika’nın en büyüğü olan Racing, Kıtalararası turnuvasına katılmaya hak kazanmıştı. Kıtalararası kupada final maçına dek ilerleyen ‘Akademililer’ finalde de İskoç devi Celtic’i devirerek kıtanın en büyüğü ünvanını alıyordu.




 Fakat ne olduysa en büyük zaferlerini kazandıkları bu günün gecesinde oldu. Racing Club’un başarılarıyla artık tahammül sınırlarının en uç noktasına gelen Independiente taraftarları rivayete göre Racing’in stadı  Juan Domingo Peron’a gizlice girerek sahanın farklı noktalarına 7 ölü kara kedi gömerler. Tam bu tarihten itibaren Racing müzesi 35 yıl boyunca yeni bir kupaya ev sahipliği yapamaz. Hatta 1983 yılında küme de düşerler. Ancak 1 yıl sonra lige geri dönerler. 1999 yılında Arjantin’in 5 büyüğünden biri olan Racing iflasın eşiğine gelir. Kulüp, yapılan yönetim değişikliğiyle iflastan kurtarılır.



Independiente taraftarının yaptığı büyüyü öğrenen Racing’liler stadın her yerinde ölü kedileri aramaya başlarlar. Kedilerden altısı bulunur. Ama son kedi hala kayıptır. 2001 yılı öncesinde ‘Akademililer’de başkanlık seçimi vardır. Reinaldo Merlo mavi beyazlılar’ın yeni başkanı olur. Seçilme sebebi ise tektir; Reinaldo Merlo seçim kampanyasında büyüyü bitireceğine dair söz vermiştir. Merlo sözünde durur ve zeminin yanı sıra 1967 yılı ve sonrasında stadın çeşitli yerlerine dökülen bütün betonları yıktırır, yedinci ve sonuncu kedi bulunur. Peki o yıl ne mi olur? Racing Club Arjantin’de şampiyon olur ! Merlo’nun heykeli dikilir.



Rivayet ve sonrasında gelişen hikaye böyle.. İnanıp inanmamak size kalmış. Peki bu Pazar günü oynanacak maçlar sonucu Independiente küme düşerse, Kırmızılar’ın taraftarları da kedileri aramaya başlar mı dersiniz?

25 Mart 2013 Pazartesi

Kış Güneşi


Sen mi büyüksün yoksa 70’lik rakı mı diyerek 4 ay önce başladığım İstanbul serüvenimde 3. kez İnönü Stadyumuna giden bendeniz için, dün oynanan U-20 hazırlık maçının ayrı bir önemi vardı, şimdi de yeri var.  Daha önceki iki ziyaretimden farklı olarak maçı Yeni Açık yerine VIP tribününde izlemek ‘orda bir köy var uzakta’ algısından kurtulmaktı benim için. Nihayetinde deniz tarafında bulunan kaleyi de görebildiğim için, hayatımın geri kalanında kendimi daha rahat ifade edebileceğimi düşünüyorum(!). Maça gelirsek, özelinde bu maçı teknik taktikten çok bireysel performanslara eğilimli olarak izlediğimi söylemeliyim. Hatta isimlere o kadar endeksliydim ki, maçtan hemen önce elinde bulunan bir düzine esame listesinden sadece birini bizlere veren görevli arkadaşa rağmen hevesim kırılmadı. Bir Pazar günü çok fazla ilginin olmayacağının düşünüldüğü, günün en güzel saatlerini de içeren bir zaman diliminde, sanırım U-20 hazırlık maçını yönetmeye ikna edilebilen tek hakemimiz olan Serkan Çınar’ın düdüğüyle başlayan maçın, başlangıçta benim için en önemli noktası Hakan Çalhanoğlu idi. Fakat henüz 10. dk’ya gelmişken Hakanlar kendini ikiledi. Fenerbahçe resmi sitesine göre Trabzon, federasyon resmi sitesine göre Gölcük doğumlu olan Hakan Çinemre, bu maça sadece Salih Uçan, Hakan Çalhanoğlu, Taşkın Çalış ve Sinan Kurumuş ‘u dikkatle takip etmeye gidenler için adeta yüz kızartıyordu. Sezon başında Fenerbahçe ile 2,5 yıllık sözleşme imzalayarak profesyonelliğe adım atan oyuncu, Aykut Kocaman tarafından hazırlık kampına götürülmüş ama kampın başlarında yaşadığı sakatlık, Hakan’ın dillere pelesenk olmasını bir süre geciktirmişti. Eğer nazar radarıma takılmazsa Hakan Çinemre’nin önümüzdeki sezon A takım’da aldığı süreleri iyi değerlendireceğini bilmek için müneccim olmaya gerek yok ama maça gitmeye gerek varmış ! Gelelim maça gidiş sebeplerimin büyük çoğunluğunu oluşturan Hakan Çalhanoğlu’na. Sezon başında İbrahim Altınsay Hakan’ı Beşiktaş’a kazandırmak üzereyken kulüpten ayrılınca bu transferde havada kalmıştı. Hakan’ı dünya gözüyle izledikten sonra, dün maçı takip eden Fikret Orman’ın da aklının Hakan’da kaldığını düşünüyorum. Transfer gerçekleşmeyince Hamburg’a imza atan oyuncu eski takımı Karlsruhe’de bu sezon kiralık olarak kalmaya devam etti. Hakan’ın bu yıl Karlsruhe forması altındaki istatistikleri (28 maç-12 gol,12 asist) onu gelecek sezon Hamburg on birine taşıyacak gibi görünüyor. Kaleci Aykut Özer’le de ilgili birkaç şey değil, tek şey söylemek istiyorum. Daha maçın ilk yarısında, gelecekte A milli takım kalesiyle ilgili bütün umutlarımı U-19 milli takım kalecisi Onurcan Piri’ye bağlamış durumdaydım. Turnuvada ciddi bir kaleci sıkıntısı yaşamamız maalesef uzak bir ihtimal değil. Forvet mevkisi ile ilgili düşüncelerimi birazda takım üzerinden giderek söylemek istiyorum. Kendi evimizde düzenlenecek turnuvada başarılı olmak istiyorsak, Kenan Karaman’ı pivot santrafor olarak kullanmaktan vazgeçip, Kenanla Hakan-Salih-Alpaslan üçlüsünün mesafesini daraltarak bu orta saha üçlüsünün gol yükünü çekmesi gerekiyor. Yoksa Kenan’ın Pauleta sendromuna yakalanması muhtemel görünüyor. Portekiz U-20 milli takımına değinmek gerekirse, maçtan önce esame listesine baktığımda dikkatimi çeken tek oyuncu, bu sezon Sporting Lizbon’da da sıklıkla ilk onbirde şans bulan Bruma oldu. Çünkü diğer oyuncuları tanımıyordum(Şair burada ince ince kendini gömüyor). İlk yarıda en beğendiğim oyuncu olan, 74 dakika sahada kalan Agostinha Ca çok sevdiğim Maniche’i hatırlattı bana. Ama Maniche seviyesinde bir oyuncu olacaksa kesinlikle şutunu geliştirmesi gerekiyor. Ayrıca Ivan Cavaleiro’da rakip defans oyuncularına, savunma arkasına yaptığı koşularla ‘bir gece ansızın gelebilirim’ mesajı veriyor. Oyuna sonradan dahil olan Joao Carlos’un ise bir hazırlık maçında neden bu kadar agresif olduğunu düşünürken arkadaşlarımdan Joao Carlos’un Liverpool altyapısında oynadığı bilgisi geldi. Benimde aklıma İnönü Stadyumu gelince müthiş ikili tamamlanmış oldu. Tabi ki bu işin şakası ama Joao Carlos’un odasının duvarında Gennaro Gattuso posteri olabileceği ihtimalini hiç de az görmüyorum.

Evet.. Gittik, gördük, yazmaya çalıştık. Arkadaşlarım benim edebi eserlerimden bıksalar da, yazımı ufak bir esintiyle bitirmek istiyorum. Maç havası dediğimiz arkadaş, stadın önünde köfteciler olmayınca öksüz kalıyor, dostlar yanımda olsa da, VIP tribünü çok soğuk oluyor kadınım.. 


Stat: BJK İnönü
Hakemler: Serkan Çınar, Erdem Bayık, Mustafa İspiroğlu, Sertaç Şaraoğlu 
Türkiye: Aykut Özer, Fatih Turan, İlkay Durmuş, Abdülkerim Bardakcı, Hakan Çinemre, Salih Uçan (Dk. 59 Mustafa Saymak), Enver Cenk Şahin (Dk. 59 Sinan Philipp Tekerci), Alparslan Öztürk, Kenan Karaman (Dk. 59 Sinan Kurumuş), Hakan Çalhanoğlu (Dk. 84 Cumali Bişi), Taşkın Çalış (K) (Dk. 75 Muhammet Karpuz) 
Portekiz: Bruno Varela, Tiago Ferreira (K) (Dk. 83 Miguel Rodrigues), Agostinho Ca (Dk. 74 Jota), Bruma (Dk. 46 Lucas Joao), Fabio Martins(Dk. 46 Piqueti), Ivan Cavaleiro, Edgar Ie, Andre Gomes (Dk. 74 Hugo Guedes), Tomas Dabo (Dk. 64 Joao Cancelo), To-Ze (Dk. 64 Joao Carlos), Kiko (Dk. 64 Michael)
Sarı Kartlar: Dk. 35 İlkay Durmuş, Dk. 70 Alpaslan Öztürk (Türkiye), Dk. 75 Joao Carlos, Dk. 79 Jota (Portekiz)
Goller: Dk. 17 Abdülkerim Bardakçı, Dk. 27 Alpaslan Öztürk (Türkiye), Dk. 82 Piqueti (Portekiz)


18 Şubat 2013 Pazartesi

'On'un Rüyası


30 Ekim 1960 tarihinde İngiltere’de ilk başarılı böbrek nakli gerçekleştirildi. Eğer sıkı bir sporsever, özelinde de futbolseverseniz, hafızanızda yer eden önceliğiniz ‘ilk başarılı böbrek nakli’ olmayabilir. O gün Buenos Aires’de doğan bir çocuk sizin için daha fazla şey ifade edebilir. ‘El Pibe de Oro’ (Altın Çocuk), ‘el Barrilete Cosmico’ (Kozmik Mengene), ‘el Diez’ (On) ya da İngilizlerin en sevmediği şekliyle ‘la Mano de Dios’ (Tanrı’nın Eli) Diego Armando Maradona’dan bahsediyorum. 2000 yılında FİFA tarafından Pele ile beraber ‘Yüzyılın Gelmiş Geçmiş En İyi Oyuncusu’ ödülüne layık görülen Maradona, hayatında bir çok tepe ve dip noktalarına ev sahipliği yaptı. Adına tarikat kurulan, Napoli’yi tarihinde ilk defa şampiyon yapan ve 10 numaranın kendisinden sonra emekliye ayrılmasına sebep olan ‘El Diego’, 86 Meksika’ya kadar meşin yuvarlakla beraber anıldı. Maradona, 1986 Dünya Kupası çeyrek finalinde Malvinas Adaları’nın işgali sebebiyle sadece ‘müsabaka’ adı altında oynanmayan maçta, Shilton’ın üzerinden attığı golle kayıtlara ‘Tanrı’nın Eli’ olarak geçecek, daha sonra bu gol için “Ne Tanrısı yahu, benim elimdi işte” diyecekti. Yalnız sahada değil, karada da hız tutkunuydu. 1990 yılında Berlusconi’nin transfer etmek istediği Maradona, Napoli başkanı Ferliano’nun Ferrari F-40 hediyesi üzerine ‘San Paolo’yu tercih ediyordu. Ancak hayatında pozitif giden şeyler Napoli ve son model arabalardan ibaret değildi. Amerika’daki 94 Dünya Kupası sırasında doping testi pozitif çıktı. Karısını aradı, sesi titriyordu; “Cladia kupadan kovuldum” diyebildi. Yeşil çimlerin ‘Tanrı’sı irtifa kaybediyordu. 37. yaş gününde futbolu bırakmaya karar veren Maradona, sahadaki çalımlarını özel hayatına taşıyor, 2004’de Boca Juniors-Nueva maçı sonrası geçirdiği kalp krizini ucuz atlatıyordu. Olayın ardından, durumunu soran hayranlarına “Bana bir futbol topu getirinde sizlere ne kadar iyi olduğumu göstereyim” şeklinde seslenirken, ‘sahne’lerden uzak kalsa da rol çalmaya devam ediyordu. Futbolu bıraktıktan sonra birkaç teknik direktörlük denemesinde bulunsa da kimse onu eşofman ya da takım elbiseleriyle hatırlamayacak. ‘On’u hatırlamak için, halen Boca taraftarları tarafından her maç söylenen sözlere kulak vermek yeterli; “Dinim Boca, Tanrım Maradona, mabedim Bombonera”.

17 Ocak 2013 Perşembe

Milli Servet


                                                           
Bugünlerde Servet Tazegül ismini duyduğumuzda, aklımıza ilk gelen Londra 2012 olimpiyatları oluyor. Fakat o kadar da taze değil Servet’in hikayesi.. Servet Tazegül, tekvando sporu gibi gözden uzak bir şekilde Kars’da yaşayan bir ailenin, Almanya’ya göç etmesiyle beraber Nürnberg’de dünyaya geldi. Annesi ve babası gündüz çalıştıkları için ablasıyla beraber büyüdü. Yaşıtlarının aksine çizgi filmlere değil, uzak doğu filmlerine düşkündü. Özellikle Jackie Chan filmlerinden gözünü ayıramıyordu. Bu durumu ablasının farketmesi uzun sürmedi ve ablası tarafından henüz ufak yaşta mahallerinde bulunan tekvando salonuna yazdırıldı. Servet Tazegül daha 15 yaşındayken Türkiye Tekvando Milli Takımı baş antrenörü Ali Şahin tarafından Türkiye’ye davet edilerek 2003 yılında milli formayla tanıştı. İlk Dünya Şampiyonluğu’na uzanması bir yıldan fazlasını almadı. 2004 yılında Kore’de düzenlenen Gençler Dünya Şampiyonası’nda şampiyon olarak adeta ilerideki başarılarının sinyalini veriyordu. 2004 şampiyonluğunu 2008 ve 2010 yıllarındaki Avrupa Şampiyonlukları takip etti. Ayrıca bu zaman diliminde Pekin 2008’de bronz madalyaya uzanan Tazegül , kendisine mikrofon uzatıldığında üçüncülükten duyduğu memnuniyetten bahsetmek yerine hedefinin gelecek Londra Olimpiyatlarında altın madalya olduğunu söylüyordu.
Londra Olimpiyatlarının bir provası niteliğinde gösterilen, Güney Kore’nin Gyeongju şehrinde 2011 yılında düzenlenen Dünya Tekvando Şampiyonası’nda, Servet Tazegül dünya şampiyonu olarak olimpiyatlara hazır olduğunun mesajını veriyordu. Vakit tamamdı. Servet Tazegül Londra 2012’ye 3 yıllık namağlup ünvanıyla gidiyordu. Fakat bilinen bir şey vardı. Tarihe geçen her büyük hikaye, içinde başarı kadar hüzünde  barındırıyordu. Servet, oyunlardan 1,5 ay önce annesini kaybetmesine rağmen, 10 Ağustos günü 68 kiloda Tekvando müsabakalarının düzenlendiği salonda, madalya kürsüsünün ilk sırasında Türk bayrağı dalgalanıyordu. Olimpik ruh bir kez daha kazanmıştı. 11 Ağustos sabahı bir çoğumuz, Servet Tazegül’ün hiç bilinmeyen hikayelerine uyandı. Olimpiyatlardan bir süre önce Singapur, Servet’e kendileri adına yarışmasını teklif etmişti. Bu teklif basit bir ricadan oldukça öteydi. Singapur 15 milyon dolar transfer ücreti teklif ederek ufak bir servet sundu Servet’e. Almanya’nın da Singapur’dan geri kalmaya niyeti yoktu. Onlarda ömür boyu aylık, villa ve lüks araç teklif etmişlerdi. Teklifleri neden kabul etmediğini açıklayan Servet, olimpik ruhu adeta şad ediyordu. “Singapur’un teklif ettiği para çok uçuk bir rakam. Ama ben Türküm ve Türk Milli Takımı adına dövüşürüm. Almanya adına dövüşen Türk arkadaşlarım şu an mutsuzlar. Ay yıldızlı bayrak altındaki mutluluğu ve sevinci yaşayamıyorlar”. Ne dersiniz, bor madeninden sonra artık yeni bir ‘milli servet’imiz var diyebilirmiyiz?

                                                                                                           

28 Aralık 2012 Cuma

Attila Gökçe Üstad'tan Muhteşem 'Bir İnsanlık Öyküsü'


Chris Corchiani, basketbol dünyasının varoşlarında dolaşan bir Amerikalı... Hayatta yapabildiği en iyi iş basketbol... Gelin görün ki, o asla bir NBA yıldızı olamadı. Bir ara Miami Heat ve Boston Celtics’de oynadı, takımda sürekli yer alamadı. Haftada 200 dolara - karın tokluğuna - Amerikan alt liglerinde mücadele ediyordu... Günün birinde hayatını değiştiren bir öneri aldı... Chris’i dinleyelim : "Washington Wizards’ın iki oyun kurucusu aynı anda sakatlanınca 10 günlük sözleşme yaptılar benimle. Karşılığında 8 bin dolar aldım. Bu para ailecek hayatımızı kurtardı. Çünkü elimde ancak birkaç dolar kalmıştı, evdeki buzdolabı boştu. Eşimin garsonluktan kazandığı para ile kıt kanaat geçinmeye çalışıyorduk..."
     Sonra ekmeğini Avrupa’da aramaya başladı Chris...
     1994’de Efes Pilsen’e geldi. Onu, Naumoski’nin ardından izleyenler, aynı beceri ve başarıyı göremeyince ağır biçimde eleştirdiler. Chris, elinden geldiğince işini yapmaya çalıştı.
     İstanbul Ataköy’de bir apartmanın, 14. katında oturuyordu ailesiyle birlikte... Sitenin marketine zaman zaman telefon ediyor, eve gerekli yiyecek ve içecekleri dilinin döndüğü kadar Türkçesiyle, dilinin döndüğü kadar İngilizce konuşmaya çalışan çırağa sipariş vererek getirtiyordu. Bir şey dikkatini çekti. Sabah, öğlen, akşam... Gece - gündüz... Siparişlerin tümünü 13 yaşındaki çırak Kenan getiriyordu...
     Dayanamadı, sordu :
     "- Sen hiç uyumaz mısın ? Evine gitmez misin ? İzin yapmaz mısın ? Hangi okula gidiyorsun ? Okula gitmez misin ?"
     Kenan Demir, üç - beş kelime İngilizcesiyle anlattı ki, gece gündüz çalışmak zorundadır... Çünkü karaciğerinden rahatsız olan babası çalışamamaktadır... Evin gelirini sağlamak gündeliğe giden annesi ve Kenan’ın görevidir.
     Chris Corchiani, o sırada ilk çocukları Chris Junior’a hamile olan eşiyle birlikte Kenan Demir’in ailesini ziyaret etti. Küçük çocuğun okula gitmesi gerektiğini söyleyerek yardım önerdi...
     Sonra aileyi de ikna edip inanılmaz bir hukuk ve bürokrasi mücadelesi vererek Kenan Demir’i evlat edindiler... Chris, eşi Stewart, Türkiye’de doğan oğulları Chris Junior ve artık Kevin diye çağırdıkları Kenan Demir, ailecek Avrupa’yı dolaşıyorlardı... İtalya, Almanya, yeniden İtalya, İspanya ve Amerika’da basketbol serüvenine devam etti Chris...
     Kenan da büyüdü, 20 yaşında bir delikanlı oldu. Gittiği her okulda inanılmaz başarılar göstererek North Carolina State Üniversitesi’nden burs kazanarak yüksek öğrenime başladı. Kenan, yani Kevin, sonradan doğan Tommy (5), Anabelle (2)ve Türkiye’de doğan Chris Junior (7) ile birlikte ailenin dört çocuğundan en büyüğü... Evde gerçek bir ağabey olarak onun sözü geçiyor... Üniversitenin kros takımına seçilerek burs kazanan Kenan, yılda bir kez Türkiye’ye gelerek biyolojik anne - babasını ziyaret ediyor. Aile çok mutlu... Çünkü Chris Corchiani, önümüzdeki yıl İspanya Ligi’nde Lucentum’da oynayacak ve Kenan da Türkiye’yi daha sık ziyaret edecek.
     Kaan Kural kardeşimin, bilgi okyanusuna dalarak çıkardığı bu inci, hepimizin kulağına küpe olmalı!
     ...Ve şu soruyu da mutlaka sormalı :
     Acaba kaç sporcumuzun böyle öyküsü var ? Mehmet Özdilek’in gelirinin tümünü eğitim gönüllülerine bağışladığı o muhteşem jübile organizasyonundan başka, gelecek kuşaklara kaç öykü, kaç örnek bırakabiliriz ?

  

İlk Randevu


Yıllardır tv’den izleyipte ‘’ben İstanbul’da yaşasam mümkün mertebe bu salonda maç kaçırmam’’ dediğim  ve ulaşımının o kadar da kolay olmadığını idrak ettiğim yerdir Abdi İpekçi. Gerçi maç bitiminden bir saat sonra evime ulaşmış olmam İstanbul şartlarına göre mükemmel olsa da, yıllardır bu salonda canlı bir maç izleme hevesi, evimden Abdi İpekçi’ye  olan mesafeyi oldukça uzak hissettirdi bana.Nihayet üçüncü aktarmamı da yaptıktan sonra artık salona yürüme mesafesindeydim. Yaklaşık 10 dakika yürüdükten sonra Türkiye Basketbol Federasyonu’nu görmemle beraber salonu da yanında görmüş oldum. Biraz daha ilerledikten sonra ‘’çekirdekkkk suuu çekirdek suuu yok mu isteyen? ‘’ seslerini duyduktan sonra maç havasına bürünmem gayet kolay oldu. İçeri girmemle beraber, Abdi İpekçi Spor Salonu’nda VIP bileti hariç diğer biletlerin hepsinin bir olduğunu anlamam uzun sürmedi. Şöyle ki 15 liralık 3. Tribün biletiyle, 25 liralık 1. Tribün’e oturmanız mümkün. Tabi ki tribünlerin değişmez kuralı erken yer kapmanız şartıyla ! Aslında maçı izlerken maçla ilgili yazmayı düşündüğüm bir çok şey vardı. Markota’nın yüzdesiz oyunu, Vidmar’ın kenarda unutuluşu, Jerrels’ın her zaman ki bencilliği, Beşiktaş’ın istatistik satırlarını zorlayan top kayıpları, Fridzon’un bir yere yetişicekmiş gibi iki dakika içindeki üç 3’lük isabeti, Planinic ve ‘diğerleri’ vs.. Fakat bir Euroleague hem de Top 16 turu maçına sadece 5,500 kişi geliyorsa, maçla ilgili ne yazarsan yaz çokta önemli olmuyor. İşte o yüzden rakamlara takılmadan mümkün olduğu kadar keyfini çıkarmaya çalıştım bu ‘ilk randevu’mun..

20 Aralık 2012 Perşembe

Kar, Ayrılık ve Futbol



1994 yılıydı, ama hangi aydı hatırlamıyorum. Annem ve babamın evin içindeki koşuşturmalarını hatırladığıma göre, mesai günü olduğuna eminim . Her insan için, her tanım farklıdır. Görecelik kavramıda buradan gelir hatta. Mesela bana göre ‘normal’ kelimesinin tanımı Antalya’da doğmuş ve büyümüş bir çocuğun güneşli bir güne uyanma beklentisidir ya da mahalle maçlarında mahallenin abileri yüzünden yedek kalmaktır ‘normal’ olan. Ama o gün Antalya’da uyananlar için normal bir gün değildi. Bizim evde belli ki bu anormallikten nasibini almıştı. Annem telaşlı bir şekilde yanıma geldi ‘’hadi kalk, geç kalacaksın ! ‘’ dedi. Kreşe gidiyordum o zamanlar ve her sabah aynı isteksizlikle uyandığım için M.F.Ö’den ‘Mecburen’i söylerdim anneme. ‘Mecburen, mecburen, mecburiyetten’… ‘’Mecburen mi anne, kreşe gitmek mecburen mi?’’ dedim. O da her sabah 7 yaşındaki bu çocuğu, ona ufak olduğunu belli ettirmeden, aynı şeyleri söyleyeceğini bilse de uzun uzun dinlerdi. Ama o sabah önceki sabahlardan farklı bir karşılık verdi annem. ‘’Bugün kreşe gitmek mecburen değil. Dışarıda kar yağıyor, en son kar 16 yıl önce yağmış. Ben senin yaşından birazcık fazlayken. Öğleden sonra izin alacağım, seninle kartopu oynayacağız’’.. Bugün tüm bu konuşmaların ardından yıllar geçti. Ve biz annemle en son, o gün oyun oynadık. Yanlış anlaşılmasın annem yaşıyor. Ama o günden sonra hiç sarılmadı bana, hiç oynamadı benimle. Hiçbir zaman sormadım, o da hiç söylemedi.

   Ve bu sabah.. 18 yıl sonra kar’lı bir güne uyandım. Ay 2012 yılının Aralık ayı, gün kıyamet yaygarası koparılan günden bir önceki gün. Tabi ki bende inanmıyorum Mayalılara ama bir yandan da yarın öleceğimi bilsem bugün ne yapardım diye düşünüyorum. Yazardım ! Sadece yazardım..  Aşık Veysel sadık yarini, Karacaoğlan kavuşamadığı yarini yazmış. Bende, beni hiç terketmeyen yarimi yazardım. Futbol’u.. ‘’Kalple bağlantısını kesene tecrübeli denir’’ demiş Sigmund Freud. Tecrübesiz olduğum dönemlerdi, 21 yaşındaydım. Bir çok hemcinsim gibi başarısız ilişkilerime, birini bir diğerine ekleyerek gelmiştim yirmibirime. O yıl Temmuz ayında, bir tatil beldesinde, mutlu olduğum bir anda terkedilmiştim yine. Gerçi aldatıldım mı yoksa basit bir sebepten dolayı terkedildim mi hala bilmiyorum ya. Neyse..

   14 yaşındayken İncil’den bir parça okumuştum. Şöyle diyordu; ‘’Dünyanın oluşumu yedi günde tamamlandı’’. Bende terkedildikten bir hafta sonra anladım kendi oluşumumu tamamladığımı. Tam bir hafta boyunca maç izlemiştim evde. Hemde futbolun yaz sıcağına yenik düştüğü zamanlarda. Hangi lig olduğu, hangi saat olduğu hiç mi hiç önemli değildi. Yanan canım ekran karşısında uyuşuyordu adeta. Altın vuruşu yapmıştım. Ebediyete kadar futbola aittim artık. Daha sonraları ailem, arkadaşlarım hep sordu. ‘’Neden bu kadar futbol’a bağlısın?’’ diye. Cevabı aforizmalara sığacak kadar basit değildi. Çünkü ‘o’ hiç bekletmedi. Şu saat dediyse şu saatte oradaydı. Çünkü ‘o’ hiç terketmedi. Bir maç bitti, bir diğeri başladı. Çünkü ‘o’ hiç yalnız bırakmadı. Hep hayatımda kalacağına emin olduğum tek şeydi. Çünkü ‘o’ hiç özletmedi. Özlemenin mevsimi sonbahar derler ama, ‘o’nun mevsimi yoktu. Çünkü ‘o’ hiç habersiz bırakmadı. Herkes ondan konuşuyordu. Çünkü ‘o’ hiç küsmedi bana, ne olursa olsun hep benimle oynadı..